27/4/2008 - Yeis-Ucb-Gurur-Su-i zan
Cemiyetin dört hastalığı
Maddenin mânâyı boğmaya azmettiği bir zamanda, eğer “manevî zırhlar”dan
mahrum olunursa, bedenlerin süsüne ve vücutların semizliğine zıt bir şekilde
ruhların buhranlar ve hastalıklar içinde kıvranmakta olması kaçınılmazdır.
Yeryüzü şu gün bedenini doyurmak için çırpınan, lâkin rûhî açlık sebebiyle
binbir türlü “istikamet buhranları” yaşayan yığınla insanı barındırmakta.
Mü’minler de zamanın bulaşıcı ve salgın illetlerinin tesiriyle bazı manevî
hastalıklarla boğuşmakta ve hastalığının teşhisinden ve tedâvî usûllerinden
habersiz olduğu için çaresiz bir şekilde çırpınmaktadır. Oysa başta
mu’cizeler menbaı Kur’ân ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın sünnet-i seniyyesi olmak
üzere İslâm irfanının zengin kaynakları bu hastalıklara karşı kullanılacak
ilaçları ihtivâ etmektedirler. Zâmanın sâkinlerinin en büyük hastalığı,
esasında ilâcının câhili olmaktır.
Şimdi, bilhassa günümüzde yaygın olan dört mühim manevî hastalığı tahlil
edelim:
1.Yeis (Ümitsizlik):
Sâlih amellerde ve ibâdetlerde bir türlü istediği gibi başarılı olamayan ve
bu vazifelerini yerine getiremeyen insan, karşılaşacağı kabir ve Cehennem
azabından korkar. Ümitsizliğe düşer. Tembellik, çevrenin olumsuz tesirleri
gibi pek çok sebepten dolayı nefsine mağlup olup kulluk vazifelerini yerine
getiremeyen, sefahet bataklığı içinde çırpınan insanların çoğu ümitsizliğe
kapılır. Bu hastalık neticede insanı küfre ve inkâra kadar götürebilir.
İçinde bulunduğu hâlden çıkmakta iyice ümitsizleşen bir insan şüphe ve
vesveselere çabuk mağlup olur. Bu tür insanlar, dînî meselelerin zıddına
veya imânî ve itikâdî meseleleri inkâr etmeye sevkeden en zayıf ve küçük
iddialara çok büyük ve kuvvetli deliller imiş gibi yapışmak ister. Bu hâl
ilerlerse “isyan bayrağını” çeker ve İslâmiyet’in dairesinden çıkar.
Şeytanın ordusuna katılır. Meselâ; namaz kılmakta zorlanan bir insanın
nefsi, namazın farz olmamasını arzu eder. Şeytan kılığındaki insan ona
namazın farz olmadığı vesvesesini verirse, nefsi hemen bu çürük iddiaya
yapışmak ister ve şayet bu tuzağa düşerse imanını kaybeder. İşte
“ümitsizlik” hastalığının vahim neticesi.
Şu âyet ümitsizlik hastalığına kapılan ve amellerde muvaffak olamayanların
ilacı ve nûru: “De ki: ‘Ey nefisleri aleyhinde (günah işlemekle) ömürlerini
israf eden kullarım! (Günahlara bulaştık diye) Allah’ın rahmetinden ümid
kesmeyin! Şüphesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar.’ Doğrusu, Gafûr (çok
bağışlayan), Rahîm (kullarına merhamet eden) ancak O’dur”. (Zümer, 53)
2.Ucb (Amellere güvenmek)
ibadetlerde muvaffak olamayıp da ümitsizliğe düşen adam, azaptan korktuğu
için kendisini kurtaracak dayanak noktaları aramaya başlar. Bakar ki; bazı
iyilikleri ve hayırlı amelleri var, hemen onlara yapışır. Bu amellerinin
kurtulması için yeterli olacağını zanneder, rahatlar. Hâlbuki bu hâl
“ucb”dur, yani amele güvenmektir, insanı küfre ve dalâlete atar. Çünkü
insanın yaptığı hayırlarda, ibadetlerde ve kendisinden kaynaklanan
iyiliklerde hiçbir hakkı yoktur. Kendisinin mülkü değildir ki onlara
güvenebilsin. Hayırları, salih amelleri isteyen “Allah’ın rahmeti”, onları
yaratan ve insana ihsan eden “Allah’ın kudreti”dir. İnsanın hayır ve
hasenatta hissesi sadece kabul etmektir, dua etmektir, râzı olmaktır, talep
etmektir. Hem insana hayır ve hasenat yapması için vücudu, sıhhati, kuvveti
veren ve salih amellerde bulunması için hayatı veren Cenâb-ı Hak’tır. Hz.
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm
buyurdular ki; ‘(Ey mü’minler! Amel ve ibadetlerinizi) İtidal üzere yapın,
ifrattan kaçının. Zira sizden hiç kimseyi (ateşten) ameli kurtaracak
değildir.’ Sahabile, ‘Seni de mi amelin kurtarmaz, ey Allah’ın Resûlü!’
dediler. Aleyhissalatu vesselâm, ‘Beni de’ buyurdular. ‘Eğer Allah kendi
katından bir rahmet ve fazl ile benim günahlarımı bağışlamazsa, beni de
amelim kurtarmaz!’ buyurdular.”
İnsan amellerine güvenmekten ve hayır hasenatına, ibadetlerine sahiplik
davasından vazgeçmelidir. Bilmelidir ki, kendisinden kendisine kusurdan
başka bir şey gelmez. Kendisine ne hayır isabet etmişse, o Allah’tandır. Ne
şer isabet etmişse, o da kendisinden ve nefsindendir. Vücud ve hayat, insana
verilen emanetlerdir. Her zaman insan “Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur.
Havl ve Kuvvet Allah’dan başkasında yoktur” demeli ve “ucb” hastalığından
kurtulmalıdır.
3. Gurur
Gurur, insanın kendini tanımamasından kaynaklanır. Aczinden, fakrinden,
noksanlıklarından haberdar olmayan bir insanın en büyük hatasıdır gurur.
Gurur ile insan maddî manevî bütün olgunluklardan mahrum kalır. Kendisini
beğenen mağrurun uzak durduğu tek şey vardır: Seccade. Alnını secdeye
koymayan mağrurun yüzü bile karanlıktır. Sîmasında secde izi olmayan gururlu
insan her gün, her an nefsinin ayağını öpecek kadar zillet içerisindedir.
Gururlu insanın başı secdeye gitse dahi rûhu dimdik ayaktadır. Mühim olan,
rûha secde ettirmektir. Gururlu insanın tek dostu kendisidir. Talebesi
kendisi, hocası kendisidir. Gururlu insan putperestlerin en sefilidir. Eğer
gururun yönlendirmesiyle başkalarının olgunluğuna tenezzül etmeyip kendi
kemâlatını, bilgilerini kendine kâfî görürse o insan noksandır. Böyle
insanlar hep başka insanların güzelliklerinden ve fikirlerinden, hem de daha
mühimi, geçmişte yaşamış mübarek zâtların yani “selef-i salihîn”in
irşadlarından da mahrum kalırlar, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Gururun tek
meyvesi vardır: Mahrumiyet!
4. Sû-i Zan
insan “hüsn-i zan” (iyi zan) ile memur ve vazifelidir. İnsan herkesi
kendisinden üstün bilmelidir. Sû-i zan, insanın kendisinde bulunan kötü
ahlâkı başkalarında da görmesine sebep olur. Sû-i zan, mü’minler arasında
olması gereken emniyet bağlarını koparır, cemiyeti temelinden sarsar.
Mü’min, başkalarının bilhassa Allah’ın sevgili kullarının bazı
hareketlerinin hikmetlerini bilmiyorsa, sû-i zanla onları kabahatli
görmemelidir. Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki; “Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan,
sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin,
hasedleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey
Allah’ın kulları! Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman
Müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz,
onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir etmesi
yeterlidir. Her Müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.
Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve
amellerinize bakar. Takva şuradadır -eliyle göğsünü işaret etti-. Sakın ha!
Birinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!
Bir Müslümanın, kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” (Buhari,
Nikah 45)
Kur’ân’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve sünnet-i seniyyenin nûrânî dâiresine
girmek, bizleri bütün manevî hastalıklardan uzak tutacaktır. Yukarıda dört
çeşidini izah etmeye çalıştığımız manevî hastalıkların yegâne deva
kaynakları olan Kur’ân ve sünnet-i seniyye düsturlarına cân u gönülden
bağlanmazsak ebedî hayatımızı kaybedebiliriz. Cenâb-ı Hak bizleri her türlü
manevî hastalıktan, iman zayıflığından muhafaza eylesin. Amin.
|
|
Yorum yaz!
|
|
Hakkımda
Allah'ım; Değiştirilebilen ve değişmesi gereken şeyleri değiştirme cesaret ve gücünü, değiştirilemeyecek şeyleri olduğu gibi kabul etme olgunluğunu ve ikisi arasındaki farkı anlayabilecek bilgeliği bana ver.
[Sağ TarafınızDa BuLunan KategoriLerden İlerlİyebilirsiniz]
Kategoriler
Arkadaşlarım
silayla
|